Üye değil misiniz? Hemen kaydolun!
Üyelik Aç  


Konuyu Okuyanlar:
1 Ziyaretçi

 
AYRILIŞ

#1
Son birkaç saatte yaşadıkları yaşlı imparator için gerçekten çok fazlaydı. Son zamanlarda gördüğü rüyaların yorumunu ona sunan Kader Muhafızı aslında ona sadece bir felaket haberi vermişti. İmparator aptal değildi. Ne olacağını çoktan beridir biliyordu. Kader Muhafızı sadece onun emin olamadığı konularda onu aydınlatmıştı. İmparator, soylu Septim Kanının son temsilcisi sekizinci Uriel Septim, yıllardır lideri olduğu bu toprakların insanlarına görülmemiş bir felaket geleceğini biliyordu. Tek Tanrı ve Onun Dokuz Azizi bile böylesine bir felaket karşısında sadece seyirci olabilirdi. Yaşlı yüreği bunu kabul edemese de Mehrunes Dagon, Daedralar’ın Karanlık Prensi Cyrodiil’i istiyordu. Koca bir çağdan sonra içinde ölümlü ırkların en büyük dehşetlerinin yer aldığı karanlık boyut olan Yitik Boyut bir kez daha kapılarını Tamriel’in aydınlık yüzüne karşı açıyordu. Hem kutsal toprakları hem de ölümlü ırkları unutulmanın çürüten dokunuşuyla yok etmek için.

İmparatorun artık ne bir işarete ne de bir yorumcuya ihtiyacı vardı. Gerçek kendini ona çok önceden belli etmişti. Yitik Boyut karanlık mahlukatlarını Cyrodiil’e akıtacaktı. Ancak böyle bir şey Septim kanı devam ettikçe asla olmayacaktı. İmparatorluk Şehri’nin en büyük tapınağında çağlar boyunca sürekli yanan, İnsan ve Yaratığın Tek İmparatorunun ve Tek Tanrısının sonsuz gücünü simgeleyen Ejder Ateşi yanmaya devam ettikçe Cyrodiil’in kutsanmış topraklarında bir tane bile Daedra Efendisi yer alamazdı. Bu düşüncelerle bakışları keskinleşen İmparator gece göğünde parlayan Tamriel’in üç uydusuna baktı. Prima, Sekonda ve Tera kusursuz güzellikleriyle göğü süslüyorlardı. Yavaşça bakışlarını arkasında bekleyen Kılıçlar ajanlarına çevirdi. Saatlerdir imparatorlarını bekleyen, varlıklarının bir rivayetten öteye geçmediği ajanlar İmparatorluğun en iyisiydiler.

Asil adımlarla terasın merkezine yürüyen imparator kendisine eşlik eden kadın askere kesin sözlerle emir verdi. “Bana prenslerimi getirin. Orrin, Malcolm ve Leon, hepsini istiyorum.”. Zarif yapısına rağmen çoğu erkekten çok daha dayanıklı bir asker olan Sera Kılıçlar örgütüne katılmamıştı. Sera bu örgütün içinde doğmuştu. Asla geçmişini öğrenmemiş ve sorgulamayan Sera, örgütü evi, ajanları kardeşleri ve imparatoru babası bellemişti. Üzerindeki mitril zırhın ay ışığında oluşturduğu yansımalar arasından çevresindeki diğer ajanlara emir verdi. “Prensleri bulup getirin! Onları canınız pahasına koruyun!”. Diğer ajanlar gölgelerin içine karışıp yok olurken Sera, mavi ışık huzmeleri yayan Prima’ya baktı. Bir ilahi gücün olabileceğine hiç inanmamıştı. Tek Tanrıya bile imanı çok zayıftı. Kendisi için tek gerçek olan kılıcına baktı ve ardından imparatorun peşinden gitti.


İmparatorluk Şehri Tamriel’in en büyük şehriydi. At arabasıyla yapılan taşımalar bile çok uzun vakit alabiliyordu. Ancak bunlar Şimşek Dennis için bir takım zırvadan ibaretti. Kılıçlar örgütünün en genç üyesi olan Dennis örgüte daha dokuz yaşındayken katılmıştı. Ünü aşmış bir kişi, bir hırsız olan Gri Tilki gerçekse eğer onula aşık atabilecek tek kişi belki de Dennis’di. Şehrin akla hayale gelmeyecek tüm ince ayrıntılarını bilen Dennis için İmparatorluk Şehri sadece bir oyun alanıydı. Dakikalar içersinde şehrin bir ucundan diğer ucuna gidebildiği için diğer ajanlar onu Şimşek Dennis diye çağırıyorlardı. Arena bölgesindeki gizli geçitlerden ilerleyen Dennis daha sadece on üç yaşındaydı. Bir çocuk olmasına karşın hançeriyle öldüremeyeceği hedef yoktu. Kılıçlar örgütünün en iyi hançer fırlatanları arasındaydı ve Doğu Köprüsü Savaşında sadece basit bir hançerle yüzden fazla Nord öldürmüştü. Üstelik o zamanlar on bir yaşındaydı.

İmparatorun ilk oğlu olan Orrin Septim bir soylu için gölgelere aşırı meraklıydı. Aşağılık serseriler olarak adlandırılan hırsızların hayatına fazla düşkündü. Bu nedenle hiçbir zaman imparatorluk sarayında rahat edememişti. Hayatının geri kalanını bir korucu olarak geçirmek üzere Plantas Korusuna gitmiş ama son zamanlardaki sıkıntılardan dolayı şehre geri dönmüştü. Rivayete göre eskiden Hırsızlar Loncasının bir karargahı olan eski bir evde yaşamayı seçmişti. Ev öyle karışık bir yerdeydi ki belki de sadece Dennis oraya vaktinde yetişebilirdi.

Birkaç dakika sonra Dennis yaşlı binaya vardığında ortamın gereğinden fazla sessiz olması dikkatini çekmişti. Prens Orrin sessiz yaşamayı seven gizemli bir insan olabilirdi ama böylesine bir ölüm sessizliği onun için bile aşırıya kaçıyordu. Evin ön cephesine yaklaştığında gördükleri Dennis’i daha da fazla şaşırttı. Pencere camları kırılmış ve kapı adeta yerinden kopartılmıştı. Bir şeylerin fena halde ters olduğunu bilen Dennis istemeye istemeye içeriye girdi. Evin içersi de dışarısı kadar harap bir haldeydi ama bu sefer bu harabe görüntüde farklı şeyler vardı. Belli ki içeride bir kavga çıkmıştı. Boğuşmanın sert geçtiği mekanın halinden belli oluyordu. Bütün bunları hayretle seyreden genç adamın aklına birden prensin saldırıya uğrayabileceği gerçeği gelmişti. Abanoz metalinden yapılma hançerini çekip hızla tozlu zemindeki boğuşma izlerini takip etti. Çok kısa bir süre sonra evin aşırı karanlık mahzenine gelen Dennis hiç gelmemiş olmak istedi ama yapabileceği bir şey yoktu. Mahzenin zifir karanlığında bile Orrin Septim’im kanlar içersindeki bedeni rahatça seçilebiliyordu. Cansız bedenin yanında davetsiz misafire sinirli gözlerle bakan Dremora da gayet belirgindi.

Yitik Boyuta özgü bir tür madenden yapılan kızıllı siyahlı zırhı içersinde bir nevi canavara benzeyen Yitik Boyut sakini asker kendi garip dilinde bir şeyler dedikten sonra hücuma geçti.

Fazla şansının olmadığını bildiği halde Dennis hançerine güvenen bir gençti. Basit bir hançerle yüz can aldıysa bir Dremora da onun avı olabilirdi. Şimşek Dennis ileri atıldı.



Van bir Dunmer, derileri işledikleri günahlardan dolayı Azura’nın lanetiyle kül rengine dönmüş elfler, için fazla insanlaşmış bir kara elfti. Cyrodiilli insanlar Dunmer halkını basitçe Kara Elf diye çağırıyorlardı. Silahının gücü yerine Van, sözlerin ve paranın gücüne önem veren biriydi. Derisi kül rengi bile olsa elf olmanın getirdiği neredeyse ilahi bir cazibe ile bu Dunmer dişisi çoğu zaman paraya gerek kalmadan erkek avlarını kapanına kıstırıyordu. Kılıçlar örgütüne de bu etkili sosyal yeteneği sayesinde katılmıştı. Ancak, Van da sözlerin bittiği yerde kılıcın konuştuğunu bilen biriydi ve bu yüzden birileri yok edilmeliyse bunu büyüleriyle yapardı.

Anavatanı Morrowind’de babasının öğrettiği kılıç sanatıyla yeterli bir kılıç bilgisine sahipti ama bu gecelik kılıcı yanında değildi. Burgundiya işi kaliteli bir hanımefendi elbisesiyle Talos Plaza’da hedefine doğru yol alıyordu. İmparatorun ikinci oğlu olan Malcolm Septim tam bir beyefendiydi. Paranın ve güzel hanımların olduğu her yerde yer alan sosyal bir kişilikti. Bu denli toplum adamı olan prens şehrin her daim dolu olan sokaklarıyla ünlü bölgesini yani Talos Plaza’yı kendisine yaşam alanı seçmişti.

Van sokakta zarif adımlarla yürüyorken Tek Tanrının dokuz azizinden birisi olan Aziz Ejder Akatosh’un heykelinin altındaki güruhu gördü. Gecenin bu saatinde böyle bir kalabalık ancak büyük çaplı bir suç şebekesinin yakalanmasını izlemek için evlerini terk ederdi. Ancak Van sezgileri güçlü biriydi ve bir şeylerin ters olduğunu anlamakta gecikmedi. Zarafetini bozmadan adımlarını hızlandıran Van kalabalığın yanına geldiğinde bir an bayılacak gibi olmuştu. Kendi kan havuzunda asil ama ölü bakışlarıyla Prens Malcolm heykelin altında bir kılıçla deşilmiş olarak duruyordu. Van’ın hep kızıl gözlerinden yaşlar gelmeye başlamıştı. Niçin aktığı belli olmayan yaşlar...



Prens Leon.... İmparatorun son oğlu olan Prens Leon soyluluk hakkını ve kan bağını kendi rızasıyla terk etmişti. Basit bir balıkçının kızına duyduğu derin aşkla saraydan ve kraliyet ailesinden ayrılmıştı. Kendisi çalışmış ve karısı ile mutlu bir hayat sürmüştü. Prens Leon her şeyden önce halkın prensi olmuştu. Her daim sevecen tavırlarıyla ve insanı insan yerine koymasıyla halkın bir numaralı adamıydı. Karısı ve kendisi Tek Tanrıya öylesine bağlıydı ki evlerini Tek Tanrının Devasa Mabedinin yakınlarında almışlardı. Burada rahipler ve rahibelerle dolu bahçelerde bahçıvanlık yaparak mutlu bir hayat sürüyordu.

Fakat Septim kanı inkar edilemezdi. Septim kanı Daedra için bir tehditti. Bu nedenle birkaç saat önce kapısını çalan kızıl cübbeli adamlar sadece ölüm getirmişti yanlarında.

Theodore Lillian kılıçlar örgütüne İmparatorluk Gizemler Akademisinden gelmişti. Bir öğretim üyesi için fazla sinirli ve savaşçı ruhlu biri olan Theodore asasını ve büyülerini imparatorun verdiği emirler doğrultusunda kullanmayı kariyeri için daha doğru bulmuştu. Rüzgara ve mekana hükmedebilirdi ve bu nedenle istediği yere kendini biçimlendirerek seyahat ederdi. Belki de hayatında ilk defa böylesine hünerli olduğuna üzüldü. Ajan Sera’dan emri alır almaz Prens Leon’un evine biçimlenen Theodore Lillian orada sadece Prens ile Karısının, daha doğmamış çocuklarını taşıyan karısının acımasızca katledilmiş cesetlerini buldu.

Theodore Lillian Kemale ermiş biriydi ve gerçek çok barizdi: Kılıçlar başaramamıştı.

Akademiye ilk geldiği günlerden bu yana ilk kez yürümeye karar verdi. Başarısızlığını nasıl anlatacağını saray yolunda düşünecek çok fazla vakti olacaktı.



Beyaz Altın Kule diye anılan eski Ayleid eseri şimdilerde İmparatorluk Sarayı olarak kullanılıyordu. İmparatorun kişisel odasının önünde saatlerdir nöbet tutmakta olan Sera adlı Kılıçlar örgütü ajanı giydiği mitril zırh içersinde son derece zarif duruyordu ama bu zarafetin altında dişi bir kaplanın öfkesi yatıyordu. Uzaklardan gelen egzotik bir kılıç olan Akavir Katanası taşıyordu ve bu eğimli kılıçla belki de binden fazla can almıştı. Kılıçlar örgütü onun için tek gerçekti ve ölürken de bir Kılıçlar örgütü üyesi olarak ölmek istiyordu. Kayıtsız bakışlarla saray koridorlarını gözlüyorken bir meşalenin ışığının yansıdığını gördü ve zaten ardından parlak çelik zırhı içersinde saray muhafızlarından biri yaklaştı. “Efendim, diğer ajanlar geldiler.” Sera’nın tepkisiz bakışları üzerine asker selam verip çekildi. Ancak, Sera tepkisiz değildi.

Hepsi aynı anda nasıl gelebilmişti. Ayrıca asker sadece ajanları söylemişti. Askerler kendi prenslerini tanıdığına göre bu bir anlama gelebilirdi: Başarısızlık. Kendinden emin duruşu sarsılmıştı Sera’nın, bakışları kaymış ve düşünemez olmuştu. Nasıl başarısız olabilirlerdi? Yüzyıllardır kraliyet ailesinin yenilmez hizmetkarları olan Kılıçlar nasıl başarısız olabilirdi? Cevabı bilemiyordu ve düşünemiyordu. Sadece boş bakışlarla karşısında kendisine bakan üç kişiye bakıyordu. Kendisine eşit derecede boş bakan üç kişiye....

Kısa bir süre sonra Sera kendini toparlamayı başarmıştı. Çaresizliğin göz yaşlarını perdelemek için miğferini giymişti ama bu konuda çok da başarılı olduğu söylenemezdi. Kapıyı çalıp ardından içeri giren ajanlar karşılaştıkları manzara karşısında oldukça şaşırmıştı.

İmparator bir yolculuğa hazırlanmıştı. Üstünde ejder postundan yapılma efsunlu seyahat kıyafeti ve onu doğaüstü bir karanlıkla gölgeleyen pelerini vardı. Elf işi efsunlu kılıcı “Adalet” ise kınında asılıydı. Tacını ve diğer tüm eşyalarını bırakmıştı imparator ama tek bir şeyi bırakmamıştı.: Ejder Ateşi Kolyesini. Bu kolye kutsal Septim kanından biri tarafından giyilebilirdi ve o kişiye İmparatorluk tahtında hak talep etme yetisi verirdi. Bu kolye bir Septim üyesi tarafından taşındıkça Daedra asla bu topraklara hakim olamazdı. Kendine son bir bakış attıktan sonra kendisine şaşmış bir şekilde bakan ajanlara baktı. “ Ajan Sera yolculuk için her şey hazır mı?”

Dört ajan da olan biteni pek anlamamıştı ama Sera yolculuk ile neden bahsedildiği biliyordu. “Yüce İmparator! Oğullarınız... Onları kaybettik.” diye açıklamaya yeltendi Sera ama İmparator çok kesin bir şekilde kapıyı gösterdi. “Oğullarımın öleceğini zaten biliyordum bu kaçınılmazdı. Şimdi buradan çıkmamız lazım. Oğullarımı öldüren her neyse benim için gelecek. Tek Tanrının bana bahşettiği son dakikalarda yapacak işlerim var!” diye buyurdu imparator. Ajan Sera Talos Septim tarafından yaptırılan eski kaçış rotasını aylar önce hazırlatmıştı. İki uzun çağ boyunca hiç kullanılmayan kaçış rotası temizlenirken ortaya oldukça ilginç manzaralar çıkmıştı. Şimdilerde bu kaçış rotası Devasa İmparatorluk Hapishanesinin altında yer alıyordu. İmparatorluğun gizemli düşmanları şehrin içersinde bulunuyorken oraya ulaşmak hiç de kolay olmayacaktı.

“Efendim, imparatorluk hapishanesine ulaşıp oradan da gizli yola geçeceğiz. Sahildeki ışığı yaktığımızda sizi alacak bir kayık gelecek ve imparatorluk savaş gemisine sizi götürecek. Bizi takip edin efendim!” dedi Sera hararetle. Bu sırada diğer üç ajana eliyle farklı hareketlerde bulunup direktif veriyordu. İmparator ne el hareketlerine ne de Sera’nın söylediklerine bir tepki vermedi. Tam Koruma Çemberinin devreye gireceğini biliyordu. Kendi şehrinde bir korkak gibi kaçmak fikri onu aşağılasa da yaşamasının gerekliliğini biliyordu. En azından doğru zaman gelene kadar.

Şehrin en ücra köşelerinden doğru gölgelerde gizlenerek ilerlediler. Saatler sonra İmparatorluk Hapishanesine vardıklarında gün ağarmaya başlamıştı. Dört ajan ve imparator kaderlerinin onları neyle karşı karşıya bırakacağını bilmeden içeriye girdi.

Ne Kılıçlar örgütünün ne de İmparatorluk Lejyonu’nun bilmediği bir şey vardıysa o da her bir hareketlerinin izlendiğiydi. İmparatorluk Hapishanesini iyi bir noktadan gören tepede konumlanmış kızıl cübbeli adam kayıtsız bakışlarla grubun içeriye girişini izledi ve ardından parmağının bir hareketiyle işaretini verdi.
Ara
Cevapla

#2
Üstad başlığı görünce siteden falan ayrıldın sandım dedim yandık Cheesy Süper hikaye olmuş, 3 paragrafını okuyabildim daha ona rağmen anladım. Cheesy
Ara
Cevapla

#3
Hocam baya iyi olmuş, ben de siteden ayrılıyorsun sandım Cheesy
Ara
Cevapla