Üye değil misiniz? Hemen kaydolun!
Üyelik Aç  


Konuyu Okuyanlar:
1 Ziyaretçi

 
DÜŞ

#1
İmparatorluk Şehri, buz denizinin kıyılarından, gizemli Akavir topraklarına kadar uzanan kıtanın tek hakimi İmparatorluğun geniş ve ihtişamlı başkenti, yoğun geçen bir günün ardından gecenin sessizliğine gömülmüştü. Dükkanlar kapatılmış, tezgahlar toplanmış ve sokak lambaları yakılmıştı. Gün boyu tıklım tıklım olan sokaklar, Tamriel’in üç uydusunun muhteşem mehtabı altında tehlikeli ve korkutucuydu. İmparatora sonuna kadar sadık İmparatorluk Lejyonu’na ait gözcüler ağır çizmelerinin tok sesi altında devriye gezerken, çevrelerindeki gölgelerin içinde geceleri çalışanlar işlerini görüyorlardı. Lejyonun tüm korkutuculuğuna karşın, hırsızlar ve katiller şehrin geceleri hüküm süren efendileriydi. Batının İncisi, İmparatorluk Şehri kabuğuna çekilmiş dinlenirken, bir kişinin düşünceleri çok farklı konulara odaklanmıştı.

Bir zamanlar, insan ırkı Tamriel’e gelmeden çok zaman önce, şimdiki İmparatorluk Şehrinin yerinde Ayleid diye anılan ırkın ihtişamlı şehri Fanacasul yükseliyordu. İnsan ırkının Tamriel’e gelmesiyle Ayleid ırkı, topraklarını terk etmenin zamanın geldiğine karar verdiler ve açtıkları büyük boyut kapılarıyla Tamriel’den ayrıldılar. Böylece bir zamanlar ki ihtişamlı şehirleri Fanacasul’un günümüzün İmparatorluk Şehrine dönüşeceği süreç başlamış oldu. İnsan ırkının diğer canlıları karşı verdiği hayatta kalma savaşı ve sonrasında gelen imparatorluk döneminde Ayleidler unutuldu. Ne onların adı ne de erişmiş oldukları gizemler hatırlandı. Ayleid adı, sadece Tamriel’in topraklarında bulunan yıkıntılar, harabeler ve nadir de olsa silahlar ve yazıtlarla anılır olmuştu. Bu nevi araştırmaları da zaten bir tek İmparatorluk Gizemler Akademisi yapıyordu. Ancak, elbette her imparatorluk vatandaşı Ayleid ismini bilirdi. Bunun sebebi ise İmparatorluk Şehrinin tam merkezinde yükselen görkemli kule, İmparatorluk sarayıydı. Fanacasul’un Ayleidler tarafından terk edildiği o kadim zamanlardan beridir başına hiçbir şey gelmemiş olan bu yapı, Ayleidlere özgü bir teknikle farklı bir madenden yapılmıştı. İnci kadar beyaz ama altın kadar yumuşak olan bu madenin tam olarak ne olduğunu kimse çözemedi ama halk arasında yaygın olarak “Beyaz Altın” denildi. Bu nedenle çoğu insan saraya Beyaz Altın Kule derdi. Öğle güneşinin altında tüm kıtaya ışık tutan bir fener edasıyla ışıldayan bu dev, madeni kule, kuşkusuz tüm İmparatorluğun ve Cyrodil’in en muhteşem yapısıydı.

Şimdi bu muhteşem kulenin terasında, Cyrodil’in en batısından en doğusuna eşsiz bir manzara sunan terasta İnsan İmparatorluğunun son hükümdarı sekizinci Uriel Septim saatlerdir hareketsiz, kayıtsız bir şekilde muhteşem gece göğüne bakıyordu. Gecenin mavisinde dik üçgen oluşturacak biçimde dizilmiş Prima, Sekonda ve Tera, Tamriel’in üç uydusu sanki İmparatorun bakışlarına cevap veriyormuşçasına parlıyorlardı.

İnsan ırkı Tamriel’e geldiği ilk zamanlar yaşamaları pamuk ipliğine bağlıydı. Diğer her tür canlıya karşı verilen hayatta kalma savaşı bilinen tek gerçekti. Sadece güçlü ve zeki olan insanlar bu hayatta kalma savaşından sağ çıkabiliyordu. Yokluklar ve savaş acılarıyla yontulmuş insanlar daha güçlü ve yenilmez bir hale gelmişti. Sonra, bir oduncunun oğlu olan Talos geldi. O zamanları anlatan az sayıdaki kadim belgede ondan bir ejderha olarak bahsedilir. Talos zekasını ve karizmasını kullanarak insanları örgütlemeye, onları silahlandırmaya başladı. İnsan ırkının Tamriel topraklarındaki haklı payını almasının ve gücünü herkese göstermesinin vaktinin geldiğine inanan Talos, insan ordularının komutanı olarak kadim Fanacasul şehrini terk etti. Bu noktadan sonra hiçbir güç, dalgalar halinde gelen insan ordularının karşısında duramadı ve bugün Cyrodil olarak anılan topraklar, bir uçtan bir uca insan dışında başka bir varlık bırakılmaksızın ele geçirildi.

Talos böylece insan ırkının resmen Tamriel’e yerleşmesini sağladı. Tekrar Fanacasul’un antik sokaklarına adım attığında ele geçirdiği bu ülkeye, kadim dilde “Şafak” anlamına gelen Cyrodil adını verdi. Ardından insan ırkının bu yeni şafağının güneşinin doğmasını sağladı: İmparatorluğu kurdu. Böylece Septim soyu başlamış oldu. Asırlar boyu ihtişamlı imparatorluğa hakim isim, bir iki istisna hariç tutulursa, Septim oldu.

Şimdi, madeni kulenin terasında ayakta duran son imparator VIII.Uriel Septim, Talos Septim’in soyundan gelen yirmi ikinci imparator, gece göğüne kederle bakıyordu.

İmparator saatler süren bekleyişin ardından yavaşça gözlerini kapadı ama, gece göğünün görüntüsü kaybolmadı. Talos Septim kutsal bir kan taşıyordu. Bu nedenle İmparatorluğun Ejder Koruyucusu olarak Aziz ilan edildi. Bu kutsal kanın taşıyıcı olan varisleri de normal birer insan değildi. Hemen hemen hepsi bir konuda insanüstü yeteneklere sahipti ve Septim soyu olacakları yıldızlara bakıp kısmi de olsa söyleyebiliyordu. İmparator artık çevresini ruhunun gözlerinden görüyordu. Prima, Sekonda ve Tera nihayet onun çağrısına cevap vermiş ve bulanık bir ışık huzmesine dönüşmeye başlamıştı. Bu doğaüstü olayda yer alabilmek için İmparator, ölümlülerin dünyasını terk etmiş ve ruhunun derinliklerine yolculuk etmişti.

İmparator, görüntülerden ibaret, soyut bir odada duruyor ve karşısında oynaşan ışıklara dikkatlice bakıyordu. İçinde bulunduğu oda görüntülerden ibaretti. İmparatorun yaşadığı tüm anıları sürekli değişerek canlandırıyordu. Ardından oynaşan ışıklar bir şekle girip, mavi ışıktan bir kadının siluetini ortaya koydu. Bu gizemli seremoniyi daha önce de yaşamış olan İmparator, bir dizinin üstüne çöküp, ışıktan kadına doğru baktı. Odada her yönden doğru gelen bir ses kadının kelimelerini taşıyordu. “Bana gördüklerini anlat ey Fani canlı!”. İmparator, kendini tüm düşüncelerinden ayırarak bu gizemli varlığa yaşadıklarını anlatmaya başladı.

“Ben, Septim soyunun yirmi ikinci üyesi, Uriel adının sekizinci taşıyıcısı VIII. Uriel Septim’im. Talos Septim’in gerçek varisiyim ve İmparatorluğun sadık hükümdarıyım.

Tek Tanrı ve Onun Dokuz Azizi şahidim olsun ki bu imparatorluğun başında altmış dokuz yıldır bulunmaktayım. Ne bu hüküm zamanlarımda ne de seksen yedi yıllık ömrümde insan ırkına ve imparatorluğa karşı hiçbir yanlış eylemde bulunmadım. Ancak, endişelerim ve gördüklerim beni bu inançtan uzaklaştırıyor.

Uzun zamandır uykularım işkence dolu. Kabuslar sarmış dört bir yanımı. Korumak için canımı vermeye hazır olduğum insanlarım sanki benden nefret ediyormuşçasına beni cezalandırıyor. İnsanlarım hiç durmadan bana günahlarımı haykırıyor ve beni sebebini bilmediğim suçlardan sorumlu tutuyor. Vatandaşlarım beni yaralamaktan zevk alıyor.”

İmparator, uzun süren konuşmasının ardından asil bakışlarını mavi ışıktan kadına doğru yöneltti. Ne duyacağından ya da ne duymak istediğinden emin değildi. Bildiği bir şey vardı elbette. Uzun zaman önce sezinlemişti bunu. Zamanı gelmişti artık, ölmeliydi. Tek Tanrının ona bahşettiği ömür artık sona eriyordu. Bu gerçeği biliyordu ama emeni olmak zorundaydı. İmparator konuşmasına devam etti.

“Her gece insanlarım beni cezalandırıyor. Göz alabildiğince geniş alanlarda insanlarım bana bağırıyor, işlenmiş tüm suçların sorumlusu olarak beni gösteriyor. Bu sürekli böyle gidiyor.

Ancak, bir kişi var ki o hep susuyor ve dinliyor. Bana yöneltilen her suçlamayla yüzünü kederle buruşturuyor. Çevresindekilere nefretle bakıyor ve bana yardım etmek için çevresindekilerle savaşıyor. Tüm asilzadeler ve askerler beni cezalandırırken, o yırtık pırtık elbiseli, çok fakir görünümlü kişi beni kurtarmaya çabalıyor.

O çaresiz çabalarla beni kurtarmaya çalışan yiğit delikanlı kimdir bilmiyorum. Her defasında kalabalık tarafından yutuluyor, çabaları sonuçsuz kalıyor. Ben işkencelerimin acılarına direnirken, insanlarımın arasında Daedra Efendileri geziyor ve bana bakıp kapıların açılacağını söylüyorlar.

Ey Sırların Bekçisi! Şimdi bana, insan imparatorluğunun son hükümdarına ne bildiğini anlat.”

İmparator konuşmasını bitirmişti. Şimdi, Sırların Bekçisi olarak bilinen ilahi varlığın vereceği cevabı bekliyordu. Öleceğini biliyordu ama, kendisine bahşedilmiş öngörü yeteneği Daedra ile genç adamı açıklayamıyordu. Ömrü boyunca hiçbir şeye şaşırmamış olan imparator, bir şekilde duyacaklarına şaşıracağını hissediyordu.

Sırların Bekçisi yavaşça konuşmaya başladı ve odanın her yeri onun temiz sesiyle inlemeye başladı. “Ey Fani! Öleceksin. Zamanın geldi ve yakında insanlarını koruyamayacaksın. Senin ölümün insan ırkı için yeni bir felaketin başlangıcı olacak!”. Ardından kadın bir sis kümesi halinde imparatorun çevresinde dolaşmaya başladı ve sözüne devam etti. “Şimdi beni iyi dinle fani canlı. ‘Septim Kanı dökülecek, Lanetli Kişi geri dönecek. İntikam ateşiyle yananlar yalvaracak, O: Kapıları açacak. Alevden kapılar açılacak Akatosh’un diyarında, Unutulmuş olanlar intikam için gelecek. Bir kişi, yıldızların oğludur kendisi, bulacak doğru insanı. Veliahttı getirecek olan Ejder Alevi’ne bin kişidir. Bu onu ömrün bitmeden Ey fani!”.

Sözlerinin bitmesiyle tekrar gerçeğe dönen imparator gece göğünde parlayan ayları ve arkasında onu bekleye Kılıçlar örgütü ajanlarını gördü. Gerçekliğe dönmüştü. Şaşıracağını düşünüyordu ancak, bu kadarı yaşlı kalbi için gerçekten çok fazlaydı.”.
Ara
Cevapla

#2
Sanırım hikaye yazıyorsun. Hiçbir zaman iyi olamadığım betimlemeler harika gerçekten, keşke şu betimleme konusunda bende böyle olabilsem. Sad Hikayede olaylardan ziyade Tamriel tarihi hakkında da yeni bilgiler öğreneceğiz gibi gözüküyor. Ellerine sağlık, sonraki bölümleri bekliyorum. :tebrik
Ara
Cevapla