Üye değil misiniz? Hemen kaydolun!
Üyelik Aç  


Konuyu Okuyanlar:
2 Ziyaretçi

 
RÜYA VE GERÇEK - 1

#1
Gizemli Şafak örgütü yeni bir topluluk değildi. Köklü ve Tamriel’in bilenen tarihi kadar eski bir kardeşlikti. Öyle ki imparatorluğun birçok önde gelen tarihçisi ve araştırmacısı bu örgütün Aziz İmparator Talos zamanından beridir faaliyetlerini sürdürdüğünü düşünüyordu. Ne var ki gizemli olmak konusundaki eşsiz başarıları sayesinde haklarında bilinen her şeyi soru işaretleriyle dolu tutuyorlardı. Gerçekte örgütün bir üyesi dahi kendi kardeşlerinin amacını ve geçmişini bilmeyebilirdi. Kai Birader bu üyelerden biri değildi. O, gizemli sislerin gözlerden neleri sakladığını gayet iyi biliyordu ve bu, onun verilen her bir emri sadakatle yerine getirmesine yetiyordu. Diğer biraderler soru sormaz, düşünmezdi çünkü onlara haber verilen gerçekler onlara susmayı öğretmişti, hem bedenen hem de ruhen. Ancak Kai Birader de soru sormuyordu. Korkuları ve bilmek istemediği halde bildiği gerçekler ona basit bir kardeşin ne kadar şanslı olduğunu hatırlatıyordu. Sormamak, bilmemek ve karşılığında hissedilen huzur... Bunlar Kai Biraderin çok uzun zamandır hasretini çektiği şeylerdi. Asla gerçekleşmeyecek ve asla bilemeyeceği şeylerdi.

Muazzam İmparatorluk şehrinden çok uzak olmayan bir noktada, bir kıyı tepeciğinde rüzgar biraderlerin cüppelerini dalgalandırıyordu. Kan kızılı ve gece mavisi karışımı cüppelerinde çeşitli semboller kendilerini adadıkları karanlık varlığı temsil ediyordu. Karanlık Daedralardan bile daha karanlık bir varlığa duyulan ölümüne sadakati temsil ediyordu. Kendini bu varlığın hizmetine adamış bir birader ustasının belli belirsiz el işaretini gözlerinin ucuyla yakalayınca bir anda ortadan kayboldu. Onun peşi sıra diğer biraderler de ortadan kayboldu. Sadece ustaları Kai Birader geride kaldı. Onun görevi daha karanlık ve daha acı vericiydi. Biraderleri vücutlarını öne sürmüşken ustaları ruhunu adamak zorundaydı.

“Sabahın köründe ne istiyorsunuz? Defolup gidin!” diye bağırdı hapishanenin gece bekçisi öfkeyle. Nöbetinin bitmesine birkaç saat kalmıştı ve gelen imparator bile olsa kapıyı açmamaya karalı bir şeklide sandalyesinde oturuyordu. Hapishane bekçisi olarak mutlu hayat sürdüğü söylenebilirdi ama ömrünün geri kalanında bugünü unutmayacağı kesindi. Beş parmak kalınlığındaki meşe kapı gözlerinin önünde yerinden sökülünce aklından nelerin geçtiğini sadece kendisi bilebilirdi.

Asasının ve parmaklarının ucundan hala duman tütmekte olan uzun sakallı ve yakışıklı bir büyücü karşısındaki şaşkın bekçiye küçümser bir şekilde baktı. “Kılıçlar örgütü kapıyı aç diyorsa açarsın!” dedi Theodore sıkıntıyla ve imparatora yol vermek için kenara çekildi. Ajanlar kapıdan geçerken bekçinin gözleri imparatorunun solgun yüz ifadesine takıldı. Umutsuz, boş bakışlar vardı imparatorun gözlerinde. Hayır imparatorunu tanıyordu. Büyük Uriel Septim bu bakışların adamı değildi. Altmış dokuz yıllık hükmünde bu bakışlar asla onun bakışları olmamıştı. Ajanlar ve imparator geçip giderken bekçi sadece izledi. Fazla bilgili biri değildi ama bir şeylerin ters gittiği konusunda ne kadar haklı olduğunu bilemezdi.

Muazzam İmparatorluk Şehri gibi İmparatorluk Hapishanesi de muazzamdı. Hançergüzü’ndeki Kızıl Şahin Hapishanesinden sonra bütün Tamriel’in en büyük hapishanesiydi. İki çağın bitişini görmüş bu yaşlı hapishanenin tarihinde bir iki şanslı mahkum haricinde firar görülmemiş ve bu nedenle “geçilmez” olarak nitelendirilmişti. Zaten bu devasa kompleksin devasa surları içerdekileri içerde dışarıdakileri ise dışarıda tutmaya yarıyordu. Gelişmiş güvenlik önlemleri ve kale mimarisiyle suçlular için mükemmel bir cehennemdi.

Hapishanenin muazzamlığını ve ne kadar sıkı korunduğunu hemen hemen herkes biliyordu. Ancak, ömürlerini İmparatorluk Şehrinde geçirmiş birçok insanın dahi bilmediği bir giz de bu muazzam hapishanenin duvarları içindeydi: Aziz İmparator Talos’un şehrin düşmesi ihtimaline karşı yaptırdığı gizli kaçış rotası. Bu gizli rota hem bir kaçış rotasıydı hem de şehir kuşatma altına alındığında –ki böyle bir şey ciddi anlamda hiç olmamıştır- şehre gizliden gizliye erzak ve mühimmat getirilmesine imkan tanıyan bir destek rotasıydı. Ancak, aradan geçen yıllar bu rotayı hem gözlerden hem de hafızalardan silmişti. Birkaç hafta öncesine kadar içinde küf kokusunun ve mantarların olduğu bu kaçış rotası Kılıçlar örgütü tarafından gizlilik içinde temizlenmişti. İmparatorun kendisinin bile kabul ettiği oldukça ilginç manzaralar ortaya çıkmıştı: İmparatorluk Şehrinin yerinde bir zamanlar yükselen ve insanlığın çıkış noktası olan kadim Ayleid şehri Fanacasul’un daha önce keşfedilememiş bir bölümü ve bu bölümü hapishanenin kanalizasyonuna bağlayan doğal bir dehliz. Bu ilginç gelişme kaçış yolunu planlanandan daha fazla uzatsa da tartışmasız daha güvenli bir hale getiriyordu. Bu gelişme Kılıçlar ajanlarını gerçekten mutlu etmişti.

Ortaya çıkan görüntü hem mutluluk verici hem de düşündürücüydü. Gerçekte bu kadim topraklar üzerinde yaşayan fani canlılar yaşadıkları diyar hakkında ne kadar da az şey biliyorlardı. Tıpkı bu gelişmelerin haberini alan imparatorun tepkisi gibi: “Karanlık her zaman aydınlıktan daha çok şey bilir.”.



Ara
Cevapla

#2
Valen Dereth.... Kim bilir neden bu hapishanede ve neden bu kadar sivri dilli ya da belki de tüm insanlık için en hayırlısı bu dunmerin kafeste tutulmasıdır. Gittiği her yerde ve hatta hapishanede bile sivri diliyle kendine haklı bir “isim” edinmiş bu dunmer boş bakışlarla karşısındaki hücrede oturan adama bakıyordu. Gerçekte bu adamla o kadar çok dalga geçmişti ki artık aklına pek bir şey de gelmiyordu ve bu onun gibi “ünlü” biri için oldukça büyük bir prestij kaybıydı. Bir şeyler bulmalıydı aksi takdirde ünü mahvolacaktı. Tıpkı hayatı mahvolmuş hücre komşusu gibi...

Alexander DeVayne, hayatı büyük bir pandemonyum olan bir insan için fazla cüretkar bir isim. Hayata gözlerini Çekiçdüşü’nde açmış ve fakir bir çiftçi babanın tek oğlu olarak çocukluğunu geçirmişti. Annesini sevememişti ve kendisini ve zavallı babasını bırakıp gittiği gün hiç üzülmemişti. Gerçekte annesi ne kendisi için ne de babası için bir sevgi besliyordu ama babası annesini gerçekten çok sevmişti. Gittiğinde yataklara düşüp anca on yedi kış geçirmiş bir oğlan çocuğunu hayatla bir başına bırakacak kadar. Kimse DeVayne için çok nazik olmamıştı ama o her seferinde hayatta kalmayı başarmıştı. Hayat onu gölgelerin dünyasına sürüklemişti. Ne çiftçilik yapacak kadar dayanıklı ve güçlü ne de askerlik yapacak kadar disipline biriydi. Başından beri çok yetenekli olduğu tek şey kurnazlıktı. Kurnazlığı sayesinde şehirlerin arka sokaklarında hayatta kalmayı başarmıştı. Hayatta kalarak atlattığı her gece ona hayatın farklı yüzlerini gösteriyordu. Otuzuncu kışını geçirdiğinde ismi Çekiçdüşü’nde gayet iyi biliniyordu. Gerek hançerine kurban gidenler gerek oklarıyla deşilenler ölümlerini görecek kadar şanslı değildi. Soyulan her bir evde onun parmağı olduğu kabul edilirdi. Çekicdüşü’nün en yetenekli hırsızı bir gün arkadan bıçaklanınca otuz kışın ona öğretmediği tek şeyi öğrendi: kimseye güvenmemeyi. Bu konu hakkında düşünecek bir iki kışı da hapishanede “sevimli” komşusu Valen ile birlikte bulmuştu. Gerçekte hayattan pek bir beklentisi yoktu ve İmparatorluk Şehrinde halka teşhir edilerek asılacağı günü beklemek ona yeterli bir uğraşı olarak geliyordu.

Alexander DeVayne, hayattan bekleyebileceği çok az şey varken hayal edemeyeceklerine kavuşacak bir isim...



Işıklandırması koridorda asılı bir gaz lambasından ibaret olan hapishanenin aşağı bölümleri Kılıçlar ajanlarının çizmelerinin tok sesleriyle yankılanınca uyuklayan bekçi de uykusundan uyanmak zorunda kaldı. İmparatorluk Lejyonu’nun bir üyesi olarak fazla terbiyesiz laflar etmesi yasak da olsa ağzından çıkan ilk kelimeler oldukça terbiyesizdi. Gözlerindeki bulanıklık geçince karşısında Kılıçlar ajanlarını ve daha da önemlisi imparatorun kendisini görünce aklından geçen ilk şeyin kendi ölümü olması da bu yüzdendi.

Ancak, zavallı varlığının devamlılığı şu anın konusu değildi. Ne imparator ne de sadık ajanları bu küstahlığa kulak asmış, öylece yürüyüp gitmişlerdi. Gittikleri yerde ise ne bir kapı ne de bir pencere vardı. Bekçi kendi merakının esiri olup grubu izledi.

Gürültü patırtı hücrelerinde bulunan herkesi uyandıracak kadar çoktu ve nitekim birçok mahkûm terbiyesiz laflarla memnuniyetsizliklerini dile getiriyorlardı. Sesleri duyan bir kişi için ise bu bir memnuniyet kaynağı olmuştu. Valen Dereth büyük bir neşe içersinde karşında mahzun mahzun oturan esire, Alexander DeVayne'e baktı. "Görüyor musun insan?" diye tısladı. "Senin için geliyorlar. Sözümona muhteşem insan imparatorluğunun yüz karası bir üyesini, seni ortadan kaldıracaklar ve sen hiçbir şey yapamayacaksın!. Bunları söylemekten zevk aldığı belli oluyordu ancak tüm sözleri tepkisiz kaldı. Karşısındaki adam gerçekte onu dinlemiyordu bile.

Ajan Sera koridorun sonundaki iki hücreye ulaşınca sinirle duraksadı ve hışımla en arkadan takip eden bekçiye döndü. Sanki adamı bir düelloya davet edermiş gibi tehditkâr sesi ile ona bağırdı. "Bekçi! Bu hücrelerin boşaltılmış olması gerekiyordu. Neden burada mahkûmlar var?" Ağır zırhı içersinde terlemekte olan bekçinin verebileceği hiçbir yanıtı yoktu. Ajan Sera'nın olağanca kızgınlığına karşın imparatorun kendisi gayet sakin ve anlayışlıydı. "Durun." diye buyurdu herkese ve hücresinde sessiz sakin bir şekilde oturmakta olan Alexander DeVayne'e baktı. Paçavralar içersindeki bir zamanların efsane haydutu hücresinin ufak penceresinden görebildiği tek manzara olan gökyüzünü seyrediyordu. Sabah güneşinin ilk ışıklarıyla aydınlanan gökyüzü onun özlemle baktığı tek yerdi. Belki de özgürlüğe olan bir hasretti o bakışlar... Sebebi her ne idiyse mahkûmun çevresiyle olan ilgisi yok gibiydi. Ajan Sera kekelemeye başlamış bekçiyle bir yere varamayacağını anlayınca hücresinde ilgisizce oturan Alexander'e döndü. Adamın böylesine ilgisiz oluşuna sinirlenmemek elde değildi ama genç kadın kendini tuttu. Buyurgan ses tonuyla kendisini dinlemeyen mahkûma emretti. "Her kimsen yoldan çekil! Pencerenin oraya git ve çömel! HEMEN!". Sesi koridorda yankılanan kadın adamın itaatkâr bir şekilde yoldan çekilişini izledi ve ardından elinde tuttuğu anahtarla hücre kapısını açtı. Ajan Sera'nın peşisıra diğer üç ajan hücreye girdi. Hepsi önceden planlanmış bir bir şekilde titizlikle hücreyi gözden geçirdiler ve konumlarını aldılar. Hücresinin ufak penceresi önünde çömelmiş bir şekilde duran Alexander ise hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Karşısına hızla geçen güzel dunmer kadını Ajan Van kılıcını adamın boynuna dayayıncaya kadar başını kaldırıp da etrafındakilere bakmamıştı bile. "Kıpırda ve ölü bir adam olursun. İmparator ne istiyorsa ona göre hareket et ve sabit dur!" diye emretti Ajan Van kendisine gayet sakin bir şekilde bakan adama. Ajanlar hücrenin temiz olduğuna karar verdiklerinde büyücü Theodore imparatoruna işaretini verdi.

İmparatorun kendisi de hücresine ayak bastığı mahkûmdan çok farklı değildi. Aynı boş bakışlar ve aynı asil yapı. Umarsızca yürüyen imparatoruna bakan mahkûm bir an aynaya baksa ne göreceğini merak etti. İmparatoruna derin bir saygı ve eşit oranda bir endişeyle uzun uzun baktı. Bakışları elbette karışılıksız kalmadı. Hem Ajan Van hem de imparator adamın bakışlarını fark edip ona yöneldiler. İlk söze başlayan Ajan Van oldu. Kılıcının kesici kenarını hafifce oynatıp adamın dikkatini üzerine çektikten sonra sert bir sesle "Başını yere eğ!" diye buyurdu ancak itaat eden adam imparator tarafından durduruldu. Tüm ajanlar gibi mahkûmun kendisi de imparatora baktı. Bedeninin yaşından çok ruhunun yaşı yüzünden yüzünde oluşan kırışklıklar ve solgun bir cilt şimdi dehşete düşmüş bir ifadeyle mahkûma bakıyordu. Göz bebekleri karşısındaki adamın yüzüne öylesine inanamaz bakıyordu ki kendi kendine defalarca kez eynı soruyu sordu: "Gerçekten o olabilir mi?"

"Sen!" dedi imparator bariz bir şaşkınlıkla. "Sen rüyalarımda gördüğüm kişisin! O insan! Evet, o sensin. İnsanlarımın beni günahlarımla kamçıladığı her saniye beni kurtarmak için karanlığın kendisiyle göğüs göğüse savaşan yiğit delikanlı sensin! Demek her şey gerçekmiş. Bana gösterilen ve söylenenler gerçeğin ta kendisiymiş!". Sesi kırılıp anlaşılmaz hale gelen imparator kendi kendi kendine söylenmeye devam etti. Söyledikleri en keskin kulaklı kişiler için bile fazla bulanıktı. Alexander DeVayne ise yıllardan beri ilk defa bir şeylere karşı içinde merak uyandığını hissetmişti. Ne olduğunu öğrenmeliydi. "Ne demek istiyorsunuz efendim? Ben bir suçludan daha ötesi hiç olmadım!" dedi Alexander imparatoruna ama imparator onu duymuşa benzemiyordu. Ne var ki imparator tekrardan ona yöneldi. "Seni rüyalarımda gördüm genç adam. Kendimin ve aziz Tamriel'in düşüşünün haber verildiği görülerimde her şey karanlıktı, beni cezalandıran karanlıklar vardı. Ama sen çocuğum, sen aydınlıktın. Sen karanlıklar denizinde benim için savaşan tek kişiydin. Şimdi Tek Tanrı ve Onun Dokuz Azizi seni benim karşıma çıkardılar. Bu ne bir tesadüf ne de yeni bir işaret, bu, çocuğum, olması gereken, çok önceden kararlaştırılmış olan. Bu senin ve benim aciz varlığımızın çok ötesinde bir mesele ve bu mesele ne senin ne de benim takdirimde yalnız Tek Tanrı bilir. Beni anlıyabiliyor musun?"

"Hayır, hayır. Hiçbir şey anlamıyorum! Neler oluyor? Bütün bunların benle ne ilgisi var?" diye sordu Alexander. Cevap beklentisiyle yanıp tutuşuyordu ve bu yüzden sesinin tonunu da kendisine ölümcül bir nefretle bakan ajanları da umursamıyordu. Gerçekten bildiği bir şey vardıysa o da bir şey bilmediğiydi.

İmparator gerçekte adamı dinlemiyordu. Kimseyi duymuyordu. İmparator karşısındaki adamın ilahi bir simge olduğuna inanmıştı sadece ve şuursuzca konuşmasına devam etti. "Burada hangi sebepten bulunduğunun artık hiçbir önemi yok. Çünkü tüm geçmiş günahların affedildi. Senin benimle karılaşman için seni buraya gönderen güçler her neydiyse artık bir önemi yok. Hâla imparatorunken sana özgürlüğünü veriyorum. Bütün oğullarını yitirmiş bir babanın kendi çıkmazına doğru olan yolculuğunda bizi takip etmekte özgürsün. Gerçekten çocuğum sen ve ben bir kez daha karşılaşacağız. Son bir kez daha...." Çevresindeki herkesin yumruk yemiş gibi olan suratları kimsenin olayı tam anlamıyla anlamadığının bir göstergesiydi. İmparator yanına gelince duvardaki gizli taşı oynatıp geçiti açan Ajan Sera bile imparatorunun neden bahsettiğinden emin değildi. Ancak hem o hem de diğer ajanlar soru sormamayı yeterince iyi öğrenmişlerdi. Ajan Sera başı çekmek suretiyle koruma çemberini oluşturup imparatorlarıyla beraber geçitten geçtiler. Geriden giden ajan Theodore ise bir an duraklayıp mahkûma baktı. "Ne kadar şanslı olduğunu bilemezsin. Hem özgürlüğünü hem de imparatorun öngörülerindeki yerini kazandın. Ancak sakın bir daha yolumuza çıkma aksi takdirde canını alırız"

Bütün bu olanlar karşında Valen Dereth sadece susmuştu. Bütün benliği haykırmasını telkin etse de o sadece susmayı başarmıştı. Ömrü boyunca hissetmediği bir acıyı hissediyordu: Altedilme acısını. Yıllarca dalga geçtiği, yıllarca bu hapishanede çürüyeceğini söylediği adam işte şimdi karşısında imparatorun kendisi tarafından azledilmiş özgür bir insan olarak duruyordu. Adamın yüzüne tükürmek, gökyüzüne haykırmak istese de yıllarca eziyet ettiği adamın, Alexander DeVayne'in özgürlüğüne açılan gizli geçite adımını atarkenki pis sırıtışının eziyetini çekmekle yetindi.
Ara
Cevapla