2920 - Ağustos

2920: İlk Çağ'ın Son Yılı ››

Sekizinci Kitap - Ağustos

Yazan: Carlovac Taliyol
Çeviren: Alper Kurt

1 Ağustos 2920
Matemhisar, Rüzgartepe

Gün batımında dükün ortak salonunda toplanmış, ardıç yeşili yapraklar ve kuru dal parçalarının yanarken yaydıkları kokularla kendilerinden geçiyorlardı. Küçük kıvılcım parçacıkları gökyüzüne uçuşuyor, kaybolmadan önce havada bir müddet asılı kalıyorlardı.

"Çok ihtiyatsızdım." diye kabul etti dük keder içinde. "Fakat Lorkhan kahkahasını çoktan atmış ve her şey yoluna girmişti. Morag Tong kendilerine sunduğum ödeme İçdeniz'in dibini boyladığından imparatora suikasttan vazgeçmişti. Daedra prensleriyle bir çeşit ateşkes imzaladığınızı sanıyordum."

"Denizcilerinin Daedra diye tanımladıkları kişinin bir kesinliği yok." dedi Sotha Sil. "Belki öncü bir savaş büyücüsü, hatta belki de bir yıldırımdı gemini yok eden."

"Prens ve imparator ateşkesimizin bir sonucu olarak Ald Lambasi'yi almak için yola çıktılar bile. Bizim imtiyazlarımızdan taviz verilemezken Cyrodiilliler için aynı imtiyazları esnetebilmek onların her zamanki alışkanlığıdır." Vivec bir harita çıkardı. "Onları Ald Lambasi'nin kuzeyinde bulunan Fervinthil denen kasabada karşılayacağız."

"Peki sadece konuşmak için mi?" diye sordu Almalexia. "Yoksa savaşmak mı?"

Bu soruya kimsenin bir cevabı yoktu.


15 Ağustos 2920
Fervinthil, Rüzgartepe

Yaz mevsiminde uyuyakalmış şiddetli bir bora, gökyüzünü karartarak küçük kasaba içinde dolaşıyordu. Dokunamadığı tek şey akrobatlar gibi buluttan buluta atlayan ışık hüzmeleriydi. Bilek derinliğinde su akıntıları sokaklarda kovalaşıyor ve prens sadece birkaç adım ötedeki kurmaylarına sesini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalıyordu.

"Orada bir han var! Ald Lambasi'ye gitmeden önce. Fırtınanın geçmesi için orada konaklayacağız!"

Han ılık ve kuruydu ve yoğunluktan kaynıyordu. Garson kızlar ileri geri koşuşturuyor, arka odalardan birinde ünlü birinin olduğunu aşikar edecek şekilde hızlı hızlı biftek ve şarap servisi yapıyorlardı. Tamriel imparatorunun varisinden çok daha fazla dikkat çeken ünlü biriydi bu. Zevkten dört köşe olan Juilek, kızların koşuşturmalarını izledi, ta ki "Vivec" ismini duyana kadar.

"Lordum Vivec." dedi, arka odaya resmen dalarak. "Bana inanmalısınız, Kara Kapı'ya olan saldırı olmadan önce bunun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Balmora'daki sarayınıza bir mektup göndermiştim ama orada değildiniz." Odadaki yeni yüzlere bakmak için bir müddet durakladı. "Kusura bakmayın. İzin verin kendimi takdim edeyim. Ben Juilek Cyrodiil."

"Adım Almalexia." dedi prensin hayatında gördüğü en güzel kadın. "Bize eşlik etmeyecek misiniz?"

"Sotha Sil." dedi beyaz pelerin içinde ciddi görünüşlü bir Kara Elf. Prensin elini sıkarak ona oturacak bir koltuk gösterdi.

"Indoril Brindisi Dorom, Matemhisar dükü ve prensi." dedi yanındaki iri kıyım bir adam oturduğu yerden.

"Geçen ayki olayları elbette tüm detaylarıyla hatırlıyorum. İmparatorluk Ordusu'nun benim emrimde olmadığını da." dedi prens kendine şarap isteyerek. "Gerçek olan bu. Ordu babamın."

"İmparatorun da Ald Lambasi'ye geleceğini anlamış durumdayım." dedi Almalexia.

"Resmen öyle." dedi prens ihtiyatla. "Resmiyet dışında ise, İmparatorluk Şehri'ne geri döndü. Ne yazık ki şanssız bir kaza eseri."

Vivec prense bakmadan önce düke kaçamak bir bakış attı. "Ne kazası?"

"Durumu iyi." dedi prens çabucak. "Yaşayacak. Fakat bir gözünü kaybedeceği kesinleşti. Savaş dışında yaşanan bir münakaşa. İşin iyi yanı ise o iyileşirken vekaleten mührünü benim kullanacak olmam. Burada varılacak herhangi bir mutabakat, imparatorluğa ve dolayısıyla babamın ve benim krallığıma bağlı kalacaktır..."

"O halde başlayalım bakalım." diye gülümsedi Almalexia.


16 Ağustos 2920
Wroth Naga, Cyrodiil

Wroth Naga'nın küçük köyü Cassyr'i, Wrothgar Dağı'nın düzlüklerine ve Ulu Kaya'nın ötesine bakan bir çıkıntıda konuşlanmış rengarenk evleriyle karşıladı. Daha iyi bir ruh halinde olsaydı manzara çok daha rahatlatıcı olabilirdi. Şu anki haliyle sadece böyle küçük bir köyde atı ve kendisi için pek az erzak bulabileceği gibi temel ihtiyaçlarını düşünebiliyordu.

Atını Kartal Çığlığı adlı bir hanın bulunduğu kasaba meydanına doğru sürdü. Atının bakımı için seyis yamağına bahşiş bırakarak hana doğru yürüdü. İçerideki ortamdan fazlasıyla etkilenmişti. Daha önce bir keresinde Gilderdale'de dinlediği bir ozan, dağ halkının el çırpmaları eşliğinde kaygısız nostaljik bir parça çalıyordu. Bu derece zorlama bir mutluluk, Cassyr'in o an için istediği bir şey değildi. Asık suratlı bir Kara Elf kadını gürültüden uzakta kalan tek masada oturmuştu, adam da içkisini aldı ve davet beklemeden masada kendine yer açtı. O ana dek kadının kucağında yeni doğmuş bir bebek tuttuğunu fark etmemişti.

"Rüzgartepe'den yeni geldim." dedi adam beceriksizce, sesini alçaltarak. "İmparatorluk Ordusuna karşı Vivec ve Matemhisar düküne karşı savaşıyordum. Yani halkıma ihanet ettiğimi söyleyebilirsiniz."

"Ben de halkıma ihanet etmiş biriyim." dedi kadın. Eline kazınmış belli bir damganın izini sıvazladı. "Bu, bir daha asla eve dönemeyeceğim anlamına geliyor."

"Burada kalmayı düşünmüyorsun değil mi ?" diye güldü Cassyr. "Tam bir antika. Zaten kış da geliyor, kaşlarının üstünde dahi kar olur. Yeni doğmuş bu küçük için pek de hoş bir yer değil. Adı ne peki küçük hanımın?"

"Bosriel. 'Ormanın güzelliği' anlamına geliyor. Nereye gidiyorsun?"

"Dwynnen, Ulu Kaya'nın koyunca. İstersen benimle gelebilirsin. Bir yol arkadaşı hiç fena olmazdı." Elini uzattı. "Cassyr Whitley."

"Turala." dedi kadın bir müddet sustuktan sonra. Alışkanlıktan, önce yine aile adını söyleyecekti fakat bir anda o adın artık kendine ait olmadığını fark etti." Sana eşlik etmek isterim, teşekkürler."


19 Ağustos 2920
Ald Lambasi, Rüzgartepe

Beş erkek ve iki kadın kalenin Yüce Odasının sessizliğinde öylece duruyorlardı. Odadaki tek ses parşömen üzerinde aceleyle hareket eden tüy kalem ve yağmur damlalarının devasa cama vurmasıydı. Prens belgenin üzerine Cyrodiil damgasını vurduğunda barış resmi olarak kesinleşti. Matemhisar dükü bir zevk kahkahası atıverdi ve seksen yıllık savaşın bir mükafatı olarak kendine şarap istedi.

Sadece Sotha Sil gruptan ayrı olarak oturuyordu. Yüzünde en ufak bir kas kıpırtısı yoktu. Onu çok iyi tanıyanlar başlangıçlara ve sonlara inanmayıp olayların koca bir çarkın küçük bir dişlisinde süre gelmesini benimsediğini bilirlerdi.

"Prensim." dedi kale kahyası, kutlamayı yarıda kesmenin sıkıntısını çekerek. "Anneniz imparatoriçeden bir ulak geldi. Babanızı görmek istediğinizi söyledi fakat kendisi henüz buraya teşrif etmediği -"

Juilek izin istedi ve ulakla görüşmeye gitti.

"İmparatoriçe İmparatorluk Şehri'nde yaşamıyor mu?" diye sordu Vivec.

"Hayır." dedi Almalexia, başını kederle sallayarak. "Kocası onu isyan çıkarır korkusuyla Kara Bataklık'ta hapsetti. Kadın aşırı derecede zengin ve Batı Koloviyan eyaletlerinden çok güçlü müttefikleri var. Bu yüzden imparator ne başkasıyla evlenebildi ne de imparatoriçeyi idam ettirebildi. Juliek'in çocukluğundan beri neredeyse on yedi yıldır bir açmazın içindeler."

Prens birkaç dakika sonra döndü. İçinde bulunduğu durumu saklamak istese de yüzü endişesine ihanet ediyordu.

"Annemin bana ihtiyacı var." dedi kısaca. "Korkarım bir an önce gitmem lazım. Anlaşmamızın bir kopyasını alabilirsem bugün yaptığımız iyi şeyleri imparatoriçeye de gösterebilirim ve sonra da resmiyet kazanması için İmparatorluk Şehri'ne götürürüm."

Prens Juilek Rüzgartepe Üçlüsü'nün abartılı veda merasimleriyle oradan ayrıldı. Kara Bataklık'ın güneyine, yağmurun yıkadığı gecenin içinden nasıl yol aldığını izlerken Vivec gecenin son sözlerini söyledi: "Tahta geçtiğinde, Tamriel çok daha yaşanabilir bir yer olacak."


31 Ağustos 2920
Dorsza Geçidi, Kara Bataklık

Prens ve korumaları ormanın içindeki yoldan geçerken ay özellikle bu sıcak yaz gecesinde bataklıktan yayılan dumanlarla kaplanmış ıssız taş geçidin üzerinde yükseliyordu. Devasa toprak ve gübre öbekleri Kara Bataklık'ın çok uzun zaman önce ölmüş, ilkel sakinleri tarafından kuzeyden gelecek kötülükleri uzaklaştırmak umuduyla yığılmıştı. Fakat bu surun üzerinde miller boyunca uzanan çatlağa bakılırsa kötülüğün çoktan Dorsza Geçidi'ni aşmış olduğu görülüyordu.

Duvar boyunca yerleşmiş eciş bücüş karaağaçlar, sanki bir ağ sallandırıyormuşçasına garip gölgeler oluşturuyorlardı. Prensin aklı olası işgal tehdidinin gizlerini içeren şifreli mektuptaydı. Elbette Kara Elflere bu konudan bahsedemezdi, en azından konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olup babasına haber vermeden önce. Her şeyden öte mektup babasına yazılmış, mektubun aciliyet hissiyatı prensin Gideon'a yolculuğunun ivedi kararını aldırtmıştı.

İmparatoriçe ayrıca Dorsza Geçidi'nden geçen kervanlara saldırmayı iş haline getiren bir grup eski köle hakkında da uyarı yapmıştı. İmparatoriçenin önerisi, imparatorluk kalkanının gözle görülecek şekilde tutulmasıydı, böylece köleler nefret ettikleri Kara Elflerden olmadıklarını anlarlardı. Ormanı tehlikeli bir nehirmiş gibi kaplayan uzun otların arasından geçerken prens kalkanın görünür bir şekilde tutulması emrini verdi.

"Kölelerin neden burayı kullandığını anlayabiliyorum." dedi yüzbaşı. "Pusu için harika bir yer."

Juilek başını salladı fakat düşünceleri başka yerdeydi. İmparatoriçe nasıl bir istila tehdidi hissetmiş olabilirdi? Yoksa Akaviri yeniden denizlere mi açıldı? Öyle olsa bile annesinin Giovese Kalesi'ndeki hücresindeyken nasıl haberi olmuştu? Çalıların arasından gelen bir hışırtı ve ardından tek ama keskin bir insan çığlığı prensin düşüncelerini bıçak gibi kesti.

Arkasına baktığında yalnız olduğunu fark etti. Koruması kaybolmuştu.

Prens, geçitten esen gecenin gel git rüzgarlarıyla neredeyse hipnoz edici dalgalar şeklinde titreyen, soluk ay ışığıyla aydınlanmış ot denizi üzerinde gözlerini gezdirdi. Bu titreme denizinin içinde can havliyle mücadele eden bir askerin mi yoksa atın mı öldürüldüğünü kestirmek imkansızdı. Yüksek sesle ıslık çalan rüzgarın içinde kurbanların olası çığlıkları kayboluyordu.

Juilek kılıcını çekti ve aklının kalbine panik yapmamasını emrederken ne yapması gerektiğini düşündü. Geçidin çıkışına oldukça yaklaşmıştı. Korumasını katleden şey her ne ise arkasında olmalıydı. Atını yeteri kadar hızlı sürerse belki de buradan çıkabilirdi. Atını mahmuzlayıp şaha kaldırdı ve etrafı kara yığınlarla çevrilmiş tepelere doğru dört nala koşturmaya başladı.

Yere düşmesi o kadar ani oldu ki gerçeğin farkına varana kadar çitin üzerinden atladığını sanmıştı. Atının düştüğü yerden metrelerce uzağa sürüklendi. Çarpma anında omuzu ve kürek kemiği kırıldı. Karnı mızraklarla deşilmiş zavallı atına bakarken vücudunu bir uyuşukluk kapladı.

Prens Juilek, yüzünü çevirip de ne otlar üzerinde yansıyan gölgenin sahibine bakabildi ne de kendini savunabildi. Boğazı hiçbir merasime gerek kalmadan kesildi.

Miramor ay ışığında kurbanının suratını görünce çarpılmışa döndü. Bodrum Savaşı'nda emrinde savaştığı yüce majestelerini görmüştü ve bunun imparator olmadığı aşikardı. Kurbanın üstünü ararken mektubu ve üzerinde Rüzgartepe'yi temsil eden Vivec, Almalexia, Sotha Sil ve Matemhisar dükünün; Cyrodiil İmparatorluğunu temsilen de prens Juliek Cyrodiil imzaları yer alan anlaşmayı buldu.

"Hay şansıma sıçayım." diye söylendi Miramor kendine ve fısıldayan çimlere. "Sadece prensi öldürebildim. Ödül ne olacak peki?"

Miramor, Zuuk'un kendisine emrettiği gibi mektubu parçaladı ve anlaşmayı cebine koydu. En azından, bu tip gizemli şeylerin pazarda bir değeri olabilirdi. Bir sonraki hamlesini yapmadan önce kurduğu tuzakları etkisiz hale getirdi. Gideon'a dönüp işvereninden varisi öldürdüğü için daha az bir bedel mi talep etmeliydi? Başka ülkelere mi yola çıksaydı? Hiç değilse Bodrum Savaşı'ndan iki değerli şey öğrendiğini fark etti. Kara Elf ırkından kusursuz mızrak tuzağını ve İmparatorluk Ordusundan kaçarken otların arasında nasıl sessizce saklanılacağını.

2920, Eylül ile devam edecek...

Created with the Personal Edition of HelpNDoc: News and information about help authoring tools and software