Dilenci

Nalay Nafri

Dilenci

Yazan: Reven
Çeviren: Serdar İzmirli
Düzenleyen: Mehmet Güder

Çeviri Notu: Kitapta geçen orijinal isimler tersten okunduklarında anlam ifade ettiği için kitabın Türkçe çevirisi yapılırken isimler bu anlamlara göre çevrilerek kitaba eklenmiştir.

Nalay Nafri, zengin Kuzey krallığı Ilegnenafri'nin kraliçesi İlebiaş ve kralı Ilatah'ın bir batında dünyaya gelen beş yavrusundan sonuncusuydu. Hamileliği döneminde kraliçe boyunun iki katı kadar genişlemiş ve doğurması da başladıktan sonra üç ay altı gün sürmüştü. Anlaşılabileceği üzere Ilatah'a kaşlarını çatarak baktıktan sonra "İyi başa çıkmalar." deyip ölmüştü.

Pek çok Kuzeyli gibi Ilatah karısı ve çocuklarıyla ilgilenmedi. Kafası bir hayli karışıktı bu yüzden Atmora halkının eski geleneğine uyarak karısıyla beraber mezara girme yolunu seçti. Aslında halk birbirlerine aşık olduklarını düşünmüyordu hatta böyle bir geleneğin var olduğundan bile haberleri yoktu ama yine de kuzeyde ücra köşelerde yaşadıklarından dolayı can sıkıntılarını azaltacağı için minnettardılar.

Ev halkını ve haykırıp duran beş tombul varisini topladı ve mirasını böldü. Oğlu Natalraş'a unvanını, oğlu İlayah'a toprağını, oğlu Zisrileb'e servetini, kızı Tilkat'e de ordusunu verdi. Ilatah'ın danışmanları krallığın refahı için mirasını bir arada tutmasını tavsiye etti ama Ilatah'ın ne krallığı ne de danışmanları umurundaydı.

İlanının ardından hançerini boğazına çaldı. Biraz utangaç olan bir hizmetçi kralın canı tükenip giderken onunla konuşmaya karar verdi: "Majesteleri beşinci çocuğunuzu unuttunuz, Nalay'ı." Ilatah inledi. Doğal olarak boğazından kan fışkırırken dikkatini vermesi zordu. Kral beyhude bir çabayla miras bırakacak bir şey düşündü ama hiçbir şey kalmamıştı.

Sonunda tükürükler içinde ve kızgınca "Nalay da kendisi bir şey alsaydı." dedi ve öldü.

Birkaç günlük bebeğin kalkıp mirastan payını istemesinin beklenmesi haksızlıktı. Nalay Nafri doğuştan gelen hakkını babasının son nefesinde alamamıştı. Hiçbir şeyi olmayacaktı.

Kimse almayınca Seba adındaki utangaç hemşire, bebeği alıp eve götürdü. Evi eski bir barakaydı ve yıllar geçtikçe de gitgide çöküp eskidi. İş bulamayınca Seba bütün mobilyalarını küçük Nalay'a yemek verebilmek için sattı. Konuşup yürümeye başlayınca duvarları ve tavanı da sattı, böylece ev dedikleri yer sadece bir zeminden ibaret hale geldi. Daha önce Skyrim'e geldiyseniz bunun kıtı kıtına kafi geldiğini takdir edersiniz.

Seba, Nalay'a nasıl doğduğunu veya kardeşlerinin miraslarıyla gayet refah içinde yaşadığını hiç anlatmadı, daha önce dediğimiz gibi utangaçtı ve konuya nasıl gireceğini bilemiyordu. Hatta o kadar utangaçtı ki Nalay ne zaman nereden geldiği hakkında sorular sorsa Seba kaçıyordu. Az ya da çok bütün sorulara cevabı buydu: Kaçmak.

Onunla iletişim kurabilmek adına Nalay neredeyse yürümek ile eşzamanlı olarak koşmayı öğrendi. İlk başta üvey annesine yetişmekte zorlanıyordu ama zamanla kısa ve uzun mesafede uygun bir şekilde ayak uydurmayı başardı. Hiçbir zaman sorularının cevabını alamadı ama nasıl koşacağını öğrendi.

Yıllar geçip Nalay büyüdükçe İlegnenafri Krallığı da acımasız bir yere dönüştü. Kral Natalraş'ın bir serveti yoktu çünkü Zisrileb'e verilmişti, gelir sağlayacak bir toprağı yoktu çünkü İlayah'a verilmişti, halkını koruyacak bir ordusu yoktu çünkü Tilkat'a verilmişti. Dahası sadece küçük bir çocuk olduğu için bütün kararlar yozlaşmış divandan çıkıyordu.

Krallık bürokratik, sömürücü bir yere dönüşmüştü; yüksek vergiler, önüne geçilemeyen suçlar ve komşu krallıkların istilaları. Tamriel'deki bir krallık için alışılmadık bir durum değildi ama yine de istenmeyen bir vaziyet olduğu kesindi.

Günler geçti, zaman bir su gibi aktı ve sonunda Tahsildar Seba'nın barakasına geldi. Alabileceği yegane şey olan döşemeyi aldı. Utangaç hizmetçi karşı çıkmaktansa kaçmayı yeğledi ve Nalay bir daha onu hiç görmedi.

Evsiz ve annesiz kalan Nalay ne yapacağını bilemedi. Seba'nın barakasında soğukta açıkta kalmaya alışıktı ama karnı açtı.

"Bir parça et alabilir miyim?" diye sordu sokağın sonundaki kasaba, "Çok açım."

Kasap, çocuğu uzun yıllardır tanıyordu; sık sık karısına tavansız ve duvarsız evde büyüyen çocuk için üzüldüğünü söylerdi. Nalay'a gülümsedi ve "Git yoksa vururum." dedi.

Nalay aceleyle kasaptan ayrıldı ve yakındaki meyhaneye gitti. Meyhaneci eskiden kralın sarayında bir uşaktı ve çocuğun bir prens olduğunu biliyordu. Pek çok kez onu sokakta lime lime olmuş üst başıyla görür ve kaderin acımasızca davrandığını düşünüp içini çekerdi.

"Yiyecek bir şeyler verebilir misiniz?" diye sordu Nalay meyhaneciye, "Karnım çok aç."

"Seni pişirip yemediğim için şanslısın." diye yanıtladı meyhaneci.

Nalay hemen meyhaneyi terk etti. Günün geri kalanı boyunca İlegnenafri'nin sakinlerinden yiyecek dilendi. Bir kişi ona bir şey attı ama o da yenilmesi mümkün olmayan bir taştı.

Gece yaklaşırken pejmürde görünümlü bir adam Nalay'ın yanına geldi ve tek bir söz etmeden biraz meyve ve bir parça kurutulmuş et verdi. Delikanlı kocaman açılmış gözleriyle hepsini yiyip bitirdi ve nazikçe teşekkür etti.

"Eğer yarın sokaklarda dilendiğini görürsem," diye gürledi adam, "Seni bizzat ben öldürürüm. Loncamızın bir şehirde müsaade ettiği dilenci sayısı bellidir ve sen sınırı aşıyorsun. İşimizi mahvetme!"

Nalay Nafri'nin koşmayı öğrenmesi iyi olmuştu. Bütün gece kaçtı.

Nalay Nafri'nin hikayesi Hırsız adlı kitapta devam etmektedir.

Created with the Personal Edition of HelpNDoc: Easily create PDF Help documents